Kara, Ak ve arası, hatta sonrası

Şu siyah ve beyaz gerçekten onlara verdiğimiz anlamı bilselerdi, o kadar götleri kalkardı ki bi daha suratımıza bakmazlardı.  İkisi arasında sıkışmış insanoğluna anca kıs kıs gülerler, üzerimizdeki etkileriyle bizi manipüle edip edip dururlardı.  Gerçi haberleri olmadan kendimize yaptığımız bu, ak olmaya çalışıp, karadan kaçınmaya çalışırken, onlara belkide bu kadar haketmedikleri anlamları yüklüyoruz. Halbuki hiçbir zamanda ne tam ak ne tam kara olabileceğiz.  Aslına, bu ikisi bir, kara olmadan ne ak var, ne ak olmadan kara var bu dünyada.

Efenim düşünün, Star Wars filmine gidiyorsunuz, seride Anakin Skywalker diye bir çocuk var.  İlk Jedi’lar tarafından eğitiliyor ve gücün iyi yönlerini öğreniyor, sonra aşık oluyor, ölümden korkuyor, ve gücün kötü tarafına kendini teslim ediyor.  Şimdi, burdan çıkacak çok sonuç olmakla beraber, bu çocuk ilk eğitime başladığında beyaz giyerken, en sonunda sadece karalara bürünmüş olarak devam ediyor, karşımıza Darth Vader olarak çıkıyor.  Bilim kurgu filmi deyip geçmeyin, çok semboliktir Star Wars filmleri insanın evrendeki varoluş çabalarını anlatması, iyi kötü arasındaki dengenin kurulması vs gibi konularda.

Konumuza dönersek, adam iyilerle başlıyor beyazlar içinde kötülerin başına geçiyor simsiyah bir kıyafet ve maskeyle.  Hayatımız işte böyle, o beyaz kıyafeti de giyebilirsin, simsiyah maskeyi de takabilirsin, hepsi için içimizde potansiyel var.   Yaptıklarımızın bir kısmı siyah ve bi kısmı da beyaz oluyor hayatımızda. Hepsi bizim bulunduğumuz durumdan bağımsız olarak son raddede yaptığımız seçimlerin sonucu aslında.  İnsan özgürlüklerinin sonuncusu, içinde bulunduğu durumdan bağımsız olarak, hatta bu duruma rağmen, ne yapacağına karar verebilmesidir insanın diyor Viktor Frankl.

Yani kısadan hisse, beyaz, siyah çok da farketmiyor, bunların bir dengede bulunması gerekiyor.  Biri olmadan diğeri var olamıyor.  İnsan vicdan, sevgi ve mantıkla iyi olmayı seçebildiği gibi, arzuları, şehvet ve korkularıyla da kötüyü seçebiliyor.  Hangi tarafı seçeceği ise insana son raddede kalıyor işte.  Siz peki nasıl seçiyorsunuz?  Yada bu seçimi yapma sorumluluğunun sizde olduğunun farkındamısınız?

Gitmeler, gitmeler

‘Uçağımızda altı adet çıkış bulunmaktadır, bunların ikisi arka bölümde, ikisi kanat hizasında ve ikisi ön bölümde yer almaktadır …’ vs vs. Adam yazmış dikkat diyor arkadaş, çıkış var ama sadece acil durumda!  Yoksa yolculuk bitene kadar işte bu koltukta, bu uçakta takılacaksın…  Eee bizim gündelik yaşantımızda böyle bazen işte, gitmeler var, ama sadece acil durumda, yada gerekli durumda diyelim, çünkü acil durum bir kaza veya bela anını anımsatıyor ya, insanoğlu bazen sadece istediği için gidebiliyor.  Durum gerekli değilse peki, kalıp yaşayacaksın, yaşaman gerekli olanı.

Peki gidiyoruz, ama gerekli durumun var olduğunu nasıl anlıyoruz?  İşte orda iki çeşit gitme çıkıyor karşımıza.  Birincisi, bırakma oluyor, yani canım istemiyor artık yada aman uğraşamayacağım diyen gitme türü.  Bu tür daha şımarık, sabır etmeyen, emek vermeyen bir tür bu.  Ne aşk, ne iş, ne diğer herhangi bir tür insan ilişkisinde, pes eden tür bu.  Bir gün, canım istemem deyip çekip gidiyor insan, pes ediyor var olan durumundan.  Bu tip gitmelerde, kalanın hiçbir suçu olmadığı gibi, derdi de kalan çekiyor işte.

Diğer bir tür ise daha saygıyı hakeden bir tür.  Sabırlı bu gidişler.  Sabır derken oturup beklemek anlamında değil.  Sabır derken, bir işin olması için aktif olarak uğraşırken, karşıya çıkan zorluklarda beklemek ve dayanç göstermek anlamını çıkarmak lazım burada.   Bu tip gidişler uzundur, meşakatlidir, ama özgür kılar.  Nasıl mı?  Şöyleki, bu tip gidişlerde, insan uğraşır, didinir, çözüm arar, ve sonunda olmadığının farkına varır ve artık huzurla yoluna devam eder. İnsan vereceği emeğin marjinal fayda sağlamadığı noktaya gelene kadar uğraşmışsa ayrıca karşısındakilere olan sorumluluğunu da yerine getirmiş olur. Bu gidişler üzer, sıkar ama insanı büyütür.  Gidilmesi gerektiği anlaşıldığında, yani yapılabilecek herşey yapılıp, yinede sonuç alınamadığı görüldüğünde, sanki Musa asasıyla Kızıldenizi yarmış gibi, yollar açılır.  Geriye kalan ise ilk adımı atıp, bu yola çıkma cesaretini gösterebilmek olur.

İşte aslında acil durum benzetmesi pek olmamış, ama aklımada başka bişey gelmedi.  Başlangıç da öyle kalsın madem.  İnsan olarak yapacağımız uğraşmak, sabretmek, saygı göstermek olduğu gibi gitmek gerektiğinde olduğumuz yerde paralize olup kalmadan olgunlukla yürümeye devam etmekten başka birşey değil sanırsam… O zaman sabırlar dilerim, bol şans!

Kavşakla aşkım

Demeyin yok aman, sakın haa demeyin.  Bi insanın bir döner kavşakla nasıl bir ilişkisi olabilir? Sormayın, ben en iyisi kendim anlatayım, kalmasın içimde.

Şimdi, bu kavşak öyle sırdan bir kavşak değil bi kere, Adana döner kavşağı bu.  Trafik tıkar, millete birbirine sövdürür, aman ha karıştırmayın, üzülür.  Neyse benim işim Adana’nın gayrinizami kavşaklarıyla ilgili değil zaten, konumuza dönelim.

Efendim, şimdi düşünün, upuzun bir bulvar, sağlı sollu lokanta, bar, banka, Turkcell, Vodafone, kuyumcu görünümlü tefeci, meyhane, dondurmacı vesaire.  Şimdi bu yolu biraz gittikten sora bir sağ dönüş yaparsınız, görüntü değişmez ama benim dünyam değişiverir.  O bahsettiğim aşk-nefret ilişkisi yaşadığım kavşağa doğru olan dönüştür çünkü o sağ dönüş.  Yine uzun düz bir yol, ışıkları düşünün… düşündünüz mü aferin size, kırmızıdan yeşile ve tam tersi yeşilden kırmızıya dönen.  Hıh işte onlar.

Şimdi bu ‘göbekle’ aşkım ona doğru giderken kabarır benim.  O ışıklar hep yeşil olsun isterim, sevdiğim yönde gidiyorumdur, bu kavşağı döner dönmez mutlu olacağımı bilirim, çünkü yolumun sonunda ulaşmak istediğim yerden önceki son engeldir.  Ancak işte birde nefret kısmı vardır bu kavşağın.  Bu kavşak ayrıca dönüş yolunun ilk sapağıdır ve bu ters istikameti ise hiç sevmem.  Kırmızı ışıklar yanar hep bu yönde, gitme lan! gitme! dercesine.  Bak yine kırmızı yandı, telefonuna bak, etrafına bak, müzikle uğraş, yeter ki o gaz pedalına basma.  Yapacak bişey yok, trafik seni alır götürür işte.  Gidersin ….

E hayatta bazen öyle işte… bazen gidersin, ama bazı gitmeler gitme değildir, kalmalar ise kalma olmaz zaman zaman.  Onu anlarsın ama… git veya kal, sonu ise yine o bulvar ve o kavşak işte, seçimin burda hangi yöne gitmek istediğin sadece.  Git gel yaparsın ama aslında daha büyük uzun yolu unutursun, o yolda kırmızı yeşil yoktur, gider gider gidersin , ve sonunda birileri ‘hoşgeldin’ der.  Bizde seni bekliyorduk, borç verdiklerimizi geri alabilirsek, biraz yaşlanmış ve hırpalanmış da olsalar.  Ha aklını, yaşadıklarını, mutluluklarını, hüzünlerini sana bırakıyoruz, umarız emanetlerimizi güzellik için kullanmışsındır der ve çeker giderler onlarda.  Sende bakarsın kendine, mutlumuydun?, sevdin mi? … E gerisi, e bitiyor be arkadaş, bitmicek mi sanmıştın?… Kavşak gibi değil ki dööön dööön dööön ….

Bugün başlasaydım hayata

Bugün bir daha başlasaydım hayata,

Kesin ama kesinlikle küçük kalırdım,

Büyük sözü dinlemezdim, kesinlikle kimseyi dinlemezdim,

Yapardım yaramazlığımı, heryerim yara bere içinde, yaradan ağlamamayı öğrenirdim.  Yaralanırdım, yaralar iyileşmek içindir bunu bilmek için,

Yalnızlığı öğrenirdim, yalnız kalmaktan korkmamak için değil sadece, hayata göğüs germeyi öğrenmek için,

Kolay parayı seçmezdim, kolay paranın hiçbir zaman bedava olmadığını bilmek için,

Utanmazdım, yapardım hatayı ve çekerdim derdini, insan olduğumu anlamak için,

Kötü günleri ve insanları sevmeye çalışırdım, her zaman hayatın beyaz olmadığını ve siyahın beyazın birlikte olduğunu anlamak için,

Gözümde büyütmezdim hiçbirşeyi, herşey insan için ve bunu bilmek isterdim,

Okurdum, daha çok okurdum, gözüm bozulsun varsın,

Tembellik etmezdim, asla ama asla, ne zevkte ne çalışmada, zorluğun sonundaki hazzı tam alabilmek, zevkli anların tadını tam çıkarabilmek için,

Sevmekte hiç sıkıntı yaşamadım, ancak bencilce sevmek istemezdim.   Kendimi tamamen açık bırakırdım, üzene güle güle derken bile gülümseyebilmek ve ‘allaha emanet ol’ diyebilme olgunluğunu gösterebilmek için,

Susardım, çok konuşmazdım, dinlemeyen birşey öğrenemezde ondan,

Ama yinede iyiki varım, ve bunları yazabiliyorum.  Bunu bildiğim iyi oldu, hala ümit var demek, diyebilmek için…

Zamanla alıp veremediklerimiz

Nedir arkadaş insanın zamanla bu kavgası.  Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında sıkışıp kalmışız.  Geçmiş sanki hala devam ediyormuş gibi ona sarılır, gelecekten umut veya korku besleriz.  Halbuki, algılayabildiğimiz doğrusal zaman şekliyle bakıldığında, geçmiş artık yok!  Gelecek zaten olmamış bile.  E arkadaşım derdiniz nedir bir anlatsanıza.

 

Gelecekle başlayalım.  Bir gelecek hayal edilir, itinayla senaryo yazılır, sonuç tedirginlik, korku, umut vb. bir dünya duygusal durum olarak karşımıza çıkıverir.  Arkadaşım, daha olmamış, olup olmayacağı belli olmayan, belkide gerçekten başına gelecek veya gelmeyecek bir olay veya olaylar için neden bu kadar kasılırsın?  Birde gelecekte olabileceklere zaten kısmen sen karar verebilirken, yani kısmende olsa durumu değiştirmeye olanak varken!

 

Geçmiş, bu da ayrı bir durum.  Depresyonların kaynağı!  İnsan geçmişte kalınca depresyona giriyor, depresyon geçmişle ilgili bir rahatsızlık!  Yaşadığımız zaman ilüzyonu içerisinde geçmiş, adı üstünde eskide kalan zamanlar toplamı.  İnsanoğlu bir garip, doğrusal zamanı hep hapis etmek için uğraşır durur.  Işığı hapis eder fotoğraflarda ve resimlerde, olayları görsel olarak saklamış olmak amacıyla.  Bazen mürekkeple hapis etmeye çalışır, romanlar, şiirler yazar.  Günlük tutar!  Yanlış olmasın, geçmişte öğrenilecek çok şey vardır, insan tecrübesini yaşadıklarından alır ve geçmişine kaydeder.  Ancak problem geçmişin hapis edilmesidir.  Çünkü zaten benliğiniz öğreneceğini öğrenmiş, yaşayacağını yaşamış, ve geçmişi geçmiş olarak arkaya fırlatmıştır.  Sizin buna tutunmanız ise sadece size huzursuzluk, ve an dan uzak kalmak olarak size geri dönecektir ki, dediğim gibi depresyonun çıkış noktası geçmişe takılıp kalmaktır.

 

An, ise çok zor bulunan, kıymetli bir obje gibidir.  Ne kadar zamanımızı geçmiş ve gelecekte harcarsak, o kadar uzak kaldığımız şeydir an.  An da acı, mutluluk, kırgınlık, sevgi, nefret, ve aklınıza gelebilecek insana dair herşey vardır.  Ancak yakaladığımız sürece gerçektir bunlar, uzak kaldığımız süreceyse sadece yarım yaşanmışlıklar, ve bir sürü anlamsız zaman parçaları olarak kalırlar.  O yüzdendir ki birçok felsefi akım, ve din anda bulunmayı öne çıkarmıştır.  Nitekim, gelecekle ilgili korkularımız, gelecekteki o an la ilgilidir, geçmişte hapsetmeye çalıştığımız daha önce yaşadığımız anlar dır.  Gelin bunlarla gerçek an larınızı anlamsızlaştırmayın.  Gelecek daha olmamış bilinmezlik, geçmiş ise değiştirilemeyecek ve bir daha asla aynı yaşanamayacak bilinenler toplamı, an ise yaşadığınız tek zaman dilimidir!

Fazla Şarap… kesin!

Boynumla omuzumun birleştiği yerde hissediyorum.  Evet gıdıklanıyorum, sanki birisi burnunu boynuma sokuvermiş, nefes alıp veriyor.  Uyanır gibi oluyorum, bir irkiliyorum yerimden, duyularım tek tek hisseder olmaya başlıyor.  Burnumda, evet tam burnumda başka bir his.  Bir koku, şekerli desem, yada nasıl anlatsam bilemiyorum, rahatlatıcı bir etkisi var, tanıdık bir koku, yabancı değil, sanki başımı okşuyor, hadi uyu sen bakma o boynunu gıdıklayana diyor.  Ve güm!, belime bir tekme, nasıl bir ağrı, sızlama ve bu sefer kesinlikle uyanıyorum.  Etrafıma bakıyorum, herhalde rüya olmalıydı diyorum, ne yatakta kimse var, ne odada kimse.  Ama burnumda hala o koku ve belimde hala o sızlayıp sızlayıp duran ağrı.

 

Evet kesin, şaraptan olmalı, zira kaçtı yine ucu.  Ya hep böyle oluyor, sonra bir pişmanlık, ama ne fayda.  Bir dahaki sefer yine aynı döngüyle sonlanıveriyor, insan öğrenmiyor.    Ah tabi birde belimdeki bu rahatsızlık.  İkisi birleşmiş olmalı diye geçiriyorum aklımdan ama o koku, gitmiyor, herhalde beyin artık yandı diye içimden geçirip gülüyorum.  Kalkıp ışığı bulmaya gidiyorum ama çok karanlık, başım dönüyor, ve belim ağrıyor.  Buluyorum, nitekim ilaç almazsam olmayacak.  Koku moku kalmadı, uyandık işte.  İçim rahatlıyor, demekki beyin sağlam!  Uyuma vakti, ama önce ilacın etkisi başlamalı, bu acıyla uyunmaz!

 

Dön bir sağa bir sola derken, ilaç etkisini gösteriyor, ve uykuda gelmeye başlıyor.  Demiştik ya, beyin sağlam diye, ama kim bilir başka nereler de sıkıntı varki, tam uyuyacağım, yine o koku geliyor, çok tanıdık ama bir türlü çıkaramıyorum.  Şaraptandır diyorum, uyumalıyım!  Ancak, o munis koku içerisinden bir şiir çıkıveriyor ve kulaklarıma ulaşıyor.  “Sen benim sarhoşluğumsun! Ne ayıldım, ne ayılabilirim, ne ayılmak isterim …”.  İyide arkadaş, Nazım Hikmet nerden çıktı şimdi?  Neyse artık uyumak zamanı sanırsam, bir akşam için fazlaca sarhoş muhabbeti yaptık gibi duruyor!  Uyuyorum, gerisini hatırlamıyorum, iyi uyumuşum, sabaha iyi uyanıyorum.  Güzel bir gün olması dileğiyle …

 

 

Tereyağı ve bir dilim ekmek… hepsi bu?

Sabah kapının önüne gelmişim, yok arkadaş kızların cafeyi açmak gibi bir dertleri yok.  Hani hava iyi olsa diyeceğim, yok soğuk, kapalı, paskalya kutlanıyor  yandaki kilisede.  Neyse ben titredikçe, daha doğrusu ben ve dünyanın neresinden geldiklerini ancak konuştuklarında az çok anlayabildiğim bizler titredikçe, içeride kızlı erkekli çalışanlar sabah kahvelerini içip koyu bir muhabbete devam ediyorlar.  Nasıl oluyorsa, bir tanesi saatine bakıyor ve kapıya yöneliyor, e artık bizde bir kahve içsek, hemde çok açız.

 

Oturtuyorlar bizi, ama sanki hepimiz beraber gelmişcesine, yan yana, gereğinden fazla samimi belkide.  Yan masada oturan Amerika’ kız bir şeyler anlatıyor yüksek sesle, dönüp bakıyorum, aslında merak ediyorum nedir diye anlattığı.  Farkına varıyor, ufak bir gülümseme, ve ben gözlerimi kaçırıyorum… nede olsa özel hayatına girmiş oluyorum.  Neyse sonunda sipariş veriyorum, önden kahve sora kahvaltı vs. vs.

 

Kahvaltı bitti ama kalan son ekmek dilimine kalan tereyağını sürüp yememekte olmaz hani.  Ve ilk ısırıkla aklıma bunlar geliyor işte.  Aslında ne kadar basit bir zevk, şu tereyağlı ekmek.  Üzerine ekleyeceğiniz her şey fazlalık olabilme potansiyelini taşıyor, tereyağı ve ekmek yetiyor aslında sizi mutlu etmeye.  Sütten yapılmış yağ ve hamurdan yapılmış ekmek bir yanda bütün basitlikleriyle bana bu hazzı yaşatırken, her şeyi gereğinden fazla karmaşıklaştırmayı misyon edilmiş insanoğlunun bir küçük parçası olan ben olanı biteni izliyorum.  Dilimde hissettiğim mutluluk ve bunu yaşatan basitlik karşısında saygı duyuyorum, ve lokmamı yutuyorum.

 

Kendimce bir farkındalık yaşamış olmanın anlamsız gururuyla yürürken, farkına varıyorum ki, aslında ne o tereyağı nede o ekmek o kadar basit.  Tereyağı sütten, ekmeği buğdaydan üreterek yediğimiz o basit yağlı ekmeğin aslında hiç basit olmayan, çok uzun zamanlar önce birileri tarafından başlatılmış, birçok tarihi aşama ve mekanik işlemden geçerek o tabağa geldiğinin farkına varıyorum.  Dünya tarihi sanki o ekmek ve yağda bana bakıyor.  Mezopotamya’dan, Sümerli  bir teyze bana el sallıyor, afiyet olsun dercesine.  Teşekkür ediyorum kendimce, bundan sonra yapacağım herşeyde daha özenli olacağımın sözünü vererek teyzeye.  Kafasını sallıyor, anladım dercesine ve kaybolup gidiyor.  Bense kendi kendime kalıyorum yine, hayatımda o anda yaşadığım her güzel ve kötü şeyin bir tarihçesinin olduğunun farkına vararak.  Bugün maddi ve manevi dünyamda yaşadıklarımın sorumluluğunun geçmişimde yani üzerimde olduğunu anlayarak.