Tereyağı ve bir dilim ekmek… hepsi bu?

Sabah kapının önüne gelmişim, yok arkadaş kızların cafeyi açmak gibi bir dertleri yok.  Hani hava iyi olsa diyeceğim, yok soğuk, kapalı, paskalya kutlanıyor  yandaki kilisede.  Neyse ben titredikçe, daha doğrusu ben ve dünyanın neresinden geldiklerini ancak konuştuklarında az çok anlayabildiğim bizler titredikçe, içeride kızlı erkekli çalışanlar sabah kahvelerini içip koyu bir muhabbete devam ediyorlar.  Nasıl oluyorsa, bir tanesi saatine bakıyor ve kapıya yöneliyor, e artık bizde bir kahve içsek, hemde çok açız.

 

Oturtuyorlar bizi, ama sanki hepimiz beraber gelmişcesine, yan yana, gereğinden fazla samimi belkide.  Yan masada oturan Amerika’ kız bir şeyler anlatıyor yüksek sesle, dönüp bakıyorum, aslında merak ediyorum nedir diye anlattığı.  Farkına varıyor, ufak bir gülümseme, ve ben gözlerimi kaçırıyorum… nede olsa özel hayatına girmiş oluyorum.  Neyse sonunda sipariş veriyorum, önden kahve sora kahvaltı vs. vs.

 

Kahvaltı bitti ama kalan son ekmek dilimine kalan tereyağını sürüp yememekte olmaz hani.  Ve ilk ısırıkla aklıma bunlar geliyor işte.  Aslında ne kadar basit bir zevk, şu tereyağlı ekmek.  Üzerine ekleyeceğiniz her şey fazlalık olabilme potansiyelini taşıyor, tereyağı ve ekmek yetiyor aslında sizi mutlu etmeye.  Sütten yapılmış yağ ve hamurdan yapılmış ekmek bir yanda bütün basitlikleriyle bana bu hazzı yaşatırken, her şeyi gereğinden fazla karmaşıklaştırmayı misyon edilmiş insanoğlunun bir küçük parçası olan ben olanı biteni izliyorum.  Dilimde hissettiğim mutluluk ve bunu yaşatan basitlik karşısında saygı duyuyorum, ve lokmamı yutuyorum.

 

Kendimce bir farkındalık yaşamış olmanın anlamsız gururuyla yürürken, farkına varıyorum ki, aslında ne o tereyağı nede o ekmek o kadar basit.  Tereyağı sütten, ekmeği buğdaydan üreterek yediğimiz o basit yağlı ekmeğin aslında hiç basit olmayan, çok uzun zamanlar önce birileri tarafından başlatılmış, birçok tarihi aşama ve mekanik işlemden geçerek o tabağa geldiğinin farkına varıyorum.  Dünya tarihi sanki o ekmek ve yağda bana bakıyor.  Mezopotamya’dan, Sümerli  bir teyze bana el sallıyor, afiyet olsun dercesine.  Teşekkür ediyorum kendimce, bundan sonra yapacağım herşeyde daha özenli olacağımın sözünü vererek teyzeye.  Kafasını sallıyor, anladım dercesine ve kaybolup gidiyor.  Bense kendi kendime kalıyorum yine, hayatımda o anda yaşadığım her güzel ve kötü şeyin bir tarihçesinin olduğunun farkına vararak.  Bugün maddi ve manevi dünyamda yaşadıklarımın sorumluluğunun geçmişimde yani üzerimde olduğunu anlayarak.

 

Solitude – Yalnızlık 2

Yalnızlık durumumuzdan yola çıkarak aslında bu durumun ne kadar güzel bir olgu olduğu varsayımına doğru gitmek gerekiyor.  Yani, e yalnızız tamam birader de şimdi bundan bize ne?  Hem yalnız olmak kötü bir şey değil mi?  Kim ister yalnız olmak?  Şimdi efenim, istemekle olmuyor zaten, yalnızsınız o kadar, ama ne faydası var bu farkındalığın derseniz bir bakalım ne gibi hayırlara vesile bir durum içerisindeyiz.

 

Şimdi, yine döneceğim Dr. Engin Geçtan’a.  Dedim ya kendisi yazılarıyla yaşıyor diye ve ışık oluyor kendisini dinlemek isteyenlere.  “Namevcutluğun hüznü, yerini insanların haberi olmadan gözleyebiliyor ve dinleyebiliyor olmanın üstünlüğüne bırakıyor.”   Birisi yalnızlığını kavradığı an itibariyle yaşamının bütün içeriğinin de bir bilişsel illüzyon olduğu farkındalığına ulaşır demiştik bir önceki yazıda.  Bu durum ise, yukarıda Dr. Engin Geçtan’ın anlatmaya çalıştığı gibi, yalnızlığının farkındaki insana etrafını izleme ve yaşamak istediği bilişsel illüzyonu yaşamayı seçebilme özgürlüğünü verir.  Bu özgürlüğü verir demek aslında pek doğru olmayabilir, zira sizin olan bir özgürlüğün yeniden farkına varmış olursunuz.  Yani kısacası, istediğiniz hayatı kurabilecek olmanın farkındalığı, özgürlük ve güç olarak karşınıza çıkacaktır ve bu güç yaratıcılık olarak kullanıldığında ise, ölümsüzlüğe doğru ilerleyebilmenizin önünü açabilir.  Burada ki ölümsüzlük tabikide hayatın biyolojik olarak sona ermemesi anlamında değil, geriye ailenize, dostlarınıza, toplumunuza ve/veya insanlığa birşeyler bırakabilme yetisi anlamında anlaşılmalıdır.  Nitekim “yaratıcı insan ancak yalnız kalabildiği zaman içsel dünyasının zenginliklerine inebilir” diye yazarak konuyu Dr. Geçtan yine çok güzel özetlemiş.

 

Özünde yalnız olmanın, ve hayatın bilişsel illüzyonlardan var olduğunu fark etmenin bir diğer özgürleştirici yanı, insanlarda ki yerinizin önemsizleşmesidir.  Şöyleki, bir insanın sizin hakkındaki düşüncelerinin O’na ait bilişsel illüzyonlardan ibaret olduğunu anladığınızda, bu kişi veya kişiler toplamının görüşlerine göre kendinizi değerlendirmekten uzak durmaya başlarsınız.  Bu ise yalnızlığın korkusundan sizi uzaklaştırarak, kendi hayatınızı kendi gerçeklerinize göre yazmanıza yardımcı olacaktır.

 

Bu içsel yalnızlığın belkide en zor kısmı ise acı çekme durumlarında ortaya çıkıyor.  Maalesef, insanoğlu zamanı sadece doğrusal kavrayabiliyor.  Yani bir bilişsel illüzyondan başka bir illüzyona geçerken (hayatımızda değişiklik yaparken) bu yeni illüzyonu tam yaratıp ona alışmak saat, gün, ay, yıl gibi kavramlarla ölçtüğümüz lineer zaman içerisinde oluyor ve bu ise insana acı olarak dönüyor ve  kendinin yalnızlığını bilen insan için bu durum daha zor olabiliyor.

 

 

 

Solitude – Yalnızlık

Dr. Engin Geçtan ile tanışmam çok ama çok geç oldu.  Şöyleki, kendisinin üç kitabını 19 şubat günü sipariş etmiştim.  Kendisi aynı gün Ebedi Maşrık’a doğru yolculuğuna devam etti.  Yazdıkları ile aramızda yaşamaya devam ediyor.  Asıl konumuza dönersek “Gerçektende insan başkalarıyla birlikteyken birçok şeyi daha iyi yapar.  Ama kendi içinde yine yalnızdır ve içinde yaşadığı dünyaya karşı yürekli bir savaşım vermek zorundadır” şeklinde insanın durumunu açıklamış Engin Geçtan, İnsan Olmak isimli kitabında.  İşte tam da bu konuya değinmek istiyordum, kitabı aldım ve birinci sayfasında bu iki cümleyi görünce başladım yazmaya.

Evet yalnızız.  Bunu başka şekillerde anlatmak, yazmak zor, yalnızız işte hepsi bu.  Hiçkimsemiz yok bu hayatta, çünkü hiçkimse benim adıma ben olamaz, naparsa yapsın benim yaşadıklarımı, savaşlarımı, aşklarımı benim gibi anlayamaz.  Biri çıkar beni sever, ama beni bilmeden sever, kendi beyninde olan beni sever.  Biri çıkar nefret eder.  Neden sorusunu sormak anlamsızdır.  Kafasındaki bilişsel illüzyon O’na çoktan nefret etmesini söylemiştir.  Yani anlayacağınız, hayatınız bir illüzyonlar silsilesinden başka birşey değildir.

Kendiniz dışında hiçkimseyi tanıyamayacağınız gibi, sizide kimse tanımayacaktır.  Size aşık olan kendi yarattığı bir bilişsel illüzyona aşık olacak, onunla sevişecek ve birgün ondan ayrılacaktır.  Bu sürecin hiçbir evresinde sizin kendiniz yoksunuzdur, olamazsınız.  Buna da hayat diyoruz işte, kendi yarattığımız bu illüzyonlar silsilesi içerisinde boğuşmamıza.  Aslında, bütün boğuşmamız yine kendimizle, nitekim evrendeki kurallar gereği bu illüzyonlar silsilesinde, en iyisini yapmaya çalışarak ebediyetteki yerimize doğru yürüyoruz, her dakika.  Yalnızız dedik ya, içine düştüğümüz bu yapay dünyadaki savaşımımız yine kendi başımıza, yapa yalnız yapmak zorunda olduğumuz bir olay.  Ve en sonu ölüm.   Ölüm ise evrenden ödünç aldığımız, zaman, mekan ve maddenin kendi sahibine dönüşü sadece… İşte hepsi bu…