Büyümenin Yan Etkileri

Büyümek derken yaş almak anlamında algılanmasın.  Akıl büyümesinden bahsediyoruz şurada.

Küçüktüm, üzüldüm.  Bütün kalbim parçalanmıştı, her yerim ağrımış, midem burkulmuştu.  Bir üzüntüden çıkılamayacağı hissine kapılmıştım.  Büyüdüm, üzüldüm.  Bütün kalbim parçalandı yine, her yerime ağrılar girdi, midem burkuldu bir kez daha.  Ne değişti peki?  İçinden çıkılamayacak bir durum yoktu bu sefer.  Her şey olacağına varacaktı.  Bir üzüntünün altında, kocaman bir mutluluk kaynağı bulunabilirdi.  Her üzüntü, bir dersti.  Hiç bir şey dünyanın sonu değil, her bitiş yeni bir başlangıç, her yaşanmışlık güzel bir anı, yaşanamayanlar ise kader olarak kalacaktı artık.

Küçüktüm, sevdim.  Çok sevdim, en çok ben severdim zaten.  Açtım kendimi, kapattım gözlerimi.  Sora, sora nolcak bitti.  Bende bittim, bi daha sevemem artık dedim, bi daha açamam kendimi dedim.  Peki büyüdüm.  Yok yine en çok ben seviyorum, hala açıyorum kendimi, sadece kapatmıyorum gözlerimi.  Sora, sora bittiyor gibi, ama bitmediğini öğrenmişim.  Şekil değiştiriyor, sevgi bitmiyormuş, büyük bir saygıya dönüşüyor, suçlamak yerini alınan derslere bırakıyormuş.  Acısı, acısı duruyor ama yukarıda ondan bahsettik.

Küçüktüm, mutlu oldum.  Kendimi kaybettim.  Aman Tanrım daha mutlu olamazdım.  E noldu, bitti.  Bu sefer benden mutsuzu olamazdı.  Neden, niçin bitti mutluluğum?  Cevap bulamayacaktım.  Sora büyüdüm.  Mutlu oldum, ama ölçüsünü kaçırmadan.  Daha o ana odaklanarak, bu anın sonsuza dek sürmeyeceğini ancak o mutlu anda mutlu olmanın doğru olduğunu öğrenmiş olarak.  Her şey bir andı, anı kaçırmamak lazımdı.  Sora, sorası önemli mi, sonra ne olacağına, sonra olunca bakarız.

Anlayacağınız, büyüdüm, dünya güzelleşti.  Sevgi kalıcı hale geldi.  Mutluluk, mutsuzluk gibi anlık oluverdi.  Yaşananlara ve yaşanamayanlar şükür etmek öğrenildi.  Acının bir problem değil, güzel bir ders olduğunun farkına varıldı.  Bu duyguların hepsi yaşanmaya devam ediyor, ama sanırsam öğrenmişiz bişeyler ki, çok şükür şu dünyada idare edip gidiyoruz

Kırıldı Parmak

Hiddet, sinir vs ne kadar zor şey bunlar arkadaş.  Girdim ofise, başım çatlıyor.  Ağrı o kadar ki, ne ilaç ne başka birşey.  Ve güüüm, tekmeyi sallıyorum duvara.  Akıl yaşta değil baştadır ya, ben büyüdüm belki ama, salaklık işte.  Ama iş işten geçmiş, artık sadece başım değil, ayak başparmağımda zonkluyor ağrıdan.

Böyle bakıyorum ayağıma… ben ne yaptım dercesine, eminim suratımda çok şaşkın ve salak bir ifade vardır.  Aklıma geliyor birden, doğru ya, ortaokulda voleybol oynarken kırdığım baş parmağım bu.  Yine acılar içinde, zonk zonk zonk.  Napcam, ne edicem derken, buz, ilaç ararken, acının dayanılmaz hali canımı da çok yakıyor.   Kırılmıştır yine diyorum, e napcan, kırılan ayak parmaklarına bişey yapılmıyor.  Dert etme geçer derken, bana uzaktan koca bir nah çekiyor parmağım.

İşte kırılması bir parmağın bir saniye alıyor ama, kaynaması?  Hala kaynamadı, ha birde düzgün kaynayacak mı?  Bilinmez ya, daha önce hafif yamuk kaynamıştı.  Dur bir dakika ama belki kırılmadı?  Farkeder mi kırılıp kırılmaması, birşeyi darmadağın etmek bu kadar kolay işte.  Bir tekme, bir söz, bir hareket.  E sonra?  Ooo iş orda başlıyor, dağılanı toparlamak ise işte çok zor.  Aman yalama olmasın, o zaman hiiiiiiç düzelmiyor.

Neyse buz kompres, ilaç derken zonklama azalıyor, şiş, ve günler geçiyor.  Hala ağrı ve şiş duruyor yerinde, eskisi kadar kötü değil belki ama yer ediniyor.  Artık bir parçası oluyor yaşantının.  Alışıyor insan, ya o kırık parmak durmadan dürtüyor.  Ben burdayım diyor, biyere gitmedim.  Hele hele bana bakma, benimle ilgilenme diyor, o zaman bir yamuk kaynarım görürüsün.  Bir daha hiç düzelmemek üzere orada kalır, gülerim sana diyor.

Bi kere yamuk kaynadımı, düzelmedimi işte yandın.  Ömrün boyunca, acısından kurtuluyorsun belki… ama ya duruşu?  Hep hatırlatıyor, o hareketi yapmasaydım, yada yaptıktan sonra kendime iyi baksaydım, bu dağınıklık kalıcı olmayacaktı.  Kendinden iyileşecek ve bende unutacaktım, ama ne iyi baktım, ne de o kendini unutturdu.   Yaptığımız hatalar gibi, belki kendi canımı yakmak istemeden yaptığım bir anlık hata, ömür boyu kalacak artık benimle.  Bu iş biraz da böyle işte.  Yaparken düşüneceksin, yoksa kırarsın parmağı, bir daha da aynı olmaz hiçbişey… ilgilenir bakarsan ve ders çıkarırsan acısı bir hatıra olarak yine kalır, bakmaz ilgilenmezsen ve ders çıkarmazsan hatıradan öte… iz bırakır yada daha kötüsü, yalama olur.

CPR

Tık yok, çıt çıkmıyor, aslında heryer feryat figan ama işte bana sadece sessizlik.  Biraz önce herşey güllük gülistanlıktı, noldu?  Bilmem noldu, zaman geçti, insan yaşlandı, kalp atmaz oldu, ve güm.  Şimdi çıt yok, gerçi etrafıma bakılırsa kıyamet kopuyor ama… an itibariyle artık kulaklarım duymuyor.  Belki şok?  Belki vurdumduymaz bir bencillik ve umursamazlık?  Yok, ikiside değil bence tam anlamıyla olması gereken…

Tek ses, tek uğultu duyamıyorum ya, etrafta bir koşturmaca.  Biri diğerine sesleniyor, diğeri panik içinde fal taşı gibi açılmış gözlerini gözlerime dikmiş, bakıyor içlerine ve birşeyler söylüyor ama, işte bana mı söylüyor, yoksa bencilce benden birşey mi istiyor?  Ortalık karışık ya bence O da benden ne istediğini pek bilmiyor.  Birden üzerime biri kapaklanıyor, elleriyle göğüsümün ortasına doğru, hadi tam doğru söyleyeyim, göğüs kafesimin birleştiği noktadan iki parmak yukarıya ve içeri iki inç girecek sekilde bastırmaya başlıyor.  Anladım ne yapıyor bana ama neden hala anlayamadım… Bende bişey yok hooop diye haykırasım geliyor ama çok geç.  İki el birleşmiş, kollar dik ve dirsekler kırılmadan bastırıyor üstüne göğüsümün.  Ses çıkarmak ne demek ancak kırılan kemiklerin sesleri duyulur oluyor.  Ve sessizlik yeniden…

Sonra, aaa eğlence yeni başlıyor.  Şok makinesi geliyor, yetmedi CPR bunlar beni iyice halletcekler anlaşıldı …. güüüüm amanın, bu da göz göre göre sağlıklı adama yapılmaz ki canım alla alla, birşeyim yok!  Ses çıkmıyor, yahu birşeyim yooook!  Yok ses çıkmadıkça bunlar güm güm beni hayata döndürmeye çalışıyorlar, kalbim sanki teklemiş, durmuş.  Hele sen bana sabahtan beri suni tenefüs yapmaya çalışan, ama henüz havayolu açamadığından beceremeyen sen!  Anlasana ben iyiyim!

Yok olmayacak böyle… ve bir hareket hop ayaktayım, herkesin şaşkın bakışları içerisinde.  Bu sefer konuştuğumu anlıyorlar… başlıyorum, sakince, hafif yorgun bir sesle; sevgili dostlar, bana yardım etmeye çalışan sizler iyi ki varsınız da, bana birşey olmamıştı ki!  Kalbim atıyordu, nefesim yerindeydi de sizdeki bu telaş neydi?  İyice bakın, peki siz iyimiydiniz?

Alışmak

Alışmak, nedir alışmak?  Türk dil kurumuna göre alışmak: yadırgamaz duruma gelmek; uyar duruma gelmek, intibak etmek; anlamına geliyor.  Bana göre bu böyle değil, insanın bu kadar duyarsız bir varlık olduğunu hiç düşünmedim, hayat bana bunun böyle olmadığını defalarca gösterdi.  Bence alışmak, bir olaya, insana, yaşanmışlığa karşı yadırgamaz duruma gelmek olamaz, tam tersi, o kadar içselleştirmek olabilir.

İçselleştirmek, yine TDK’ya göre, bir kanı yada tutumun, kişilik özelliği olabilecek ölçüde benimsenmesi olarak tanımlanmış.  Buraya bir yaşanmışlığı, kişiyi ve/veya bir olayı ve sonuçlarını diye ekleme yapmak isterim, izniniz olursa.  Ayrıca bence alışmak yadırgayamaz duruma gelmektense, durumu, kişiyi, olayı içselleştirmek anlamına gelir.  Nitekim, alıştığınız biri sizin bir parçanız gibi olmaya başlar; alıştığınız bir olay, size dersler verir ve hatıra defterinizde durur; alıştığınız durum artık yadsınamaz! bilakis sizin için kabullenilmiş bir gerçekliğe dönüşür ve bunların hepsi hareketlerimizi belirler.

Ne zamana kadar mı?  İşte bir başka duruma, kişiye, olaya alışana kadar bu böyle sürer gider.  Sonra mı?  Size kalan hatıra ve birkaç ders olur, alıştıklarınız değişir, yadırgamadığımız değil benimsedikleriniz yenilenir, ve hayat size yeni birşeyle öğretmeye devam eder.   E sonra, bi bakarsınız yeni alışmak birşeylere, yeni şeyleri işselleştirmek alışkanlığınız olmuş.  Hayatı doya doya yaşamak için alıştığınız birşeye yapışmak yerine, yeni alışkanlıklar peşinde yolculuğunuza devam eder olmuşsunuz.  E peki sonra, sonrası bütün alıştıklarımızla ilgili vereceğiniz hesapla ilgilidir.  İçsel aynanız size bana bak dediğinde, ne biriktirdin? diye sorduğunda vereceğiniz cevapla ilgilidir sonrası.  Unutmamak gerekir, alışmak ne olursa olsun kendi içinde iyi veya kötü değildir, seçimlerimiz, alışmayı iyi veya kötü yapacaktır.  Kendimize döndüğümüzde, en son raddede yaptığımız seçimlerimize baktığımızda, güzel alışkanlıklar mı yoksa çirkinleri mi seçtik diye sorduğumuzda aynadaki bize…

35 R

Yada R 35, bilemiyorum.  Siz hiç onu gördünüz mü?  Bence görmüşsünüzdür.  Ama farkındamısınız, orası muamma.  Her gün olduğu yerden bir santim kımıldamadan çalışır didinir.  Yorgunluğunu belli de etmez bizimki ya, arada artık yeter dercesine isyan edebilir.  Genelde hep kirlidir, ama parıl parıl parlar yinede.

Onun çok güzel olduğu kadar bazen zor bir görevi vardır, sevenleri birbirine ulaştırır o.  Başka, yeni maceralara yelken açanlara yardım eder, onsuz insan o yelkeni belkide açamaz.  Dedeler torunlarına, aşıklar sevgililerine, anneler çocuklarına kaç kere kavuşmuştur sayesinde bilinmez.  Kaç kişi yalnız gelmiştir ona ama aşkıyla ayrılmıştır ondan, o da bilinmez.  Peki, bu madalyonun tersi de var tabi.  Kaç kere kötü haber taşımışlardır onun  sayesinde.  Kaç kişi yalnızlığın ilk adımını beraber atmıştır onunla.  Bunlar artık sayılamaz…

Peki, bunları nasıl yapar bu uzun boylu?  Bi kere çok yük kaldırır, yüzü, üstü, başı simsiyahtır hemde, zifte dönüşmüş lastik izleri gibi simsiyah çizgilerle boyalıdır artık o.  Herbir siyah leke binbir hikayedir, ama sadece o bilir işte, birde yaşayanlar.  Bizler peki?  Bakıp da görmediğimiz bu hikayelerden uzakta, kendi hikayemizle boğuşup dururuz.  Yaptığı herşey ama, sizi, beni sevdiklerimize ulaştırmak içindir, yada tam tersi ayırmak için, başka bi amacı yoktur bizim 35 Rnin.  Senin kaderin neyse onu yaşamana yardımcı olmaktan başka birşey istesede yapamaz 35 R.

Kim midir 35 R?  E onu da bakın bulun canım…

Güzellik

Yok, o karşısınızdaki kadına/erkeğe baktığınızda sizi heycanlandıran güzellikten bahsetmiyoruz.  O tanrı vergisi güzelliği bir yana bırakın hemen.  Neden, çünkü o tanrı vergisi.  Benim sorduğum sizin hayata eklediğiniz güzellik.  Eklediniz mi?  Önemli bakın bu, hayata güzellik eklediniz mi?  Birisi sizin sayenizde güldü mü?  Siz nedensiz güldünüz mü?  Özgün iradenizle, kişisel bir getiri beklemeden, dünyaya güzellik yaptınız mı? Nedensiz?  Veya tüm nedenlerin nedeni.

Birgün uyandınız, zenginsiniz, maddi anlamda.  İlk sorum, siz mi kazandınız bu maddi varlığı?  Neden soruyorum, hakkettiniz mi bu varlığı ondan soruyorum…  Peki diyelim hakkettiniz, çalıştınız, didindiniz, bu sizi taş haline getirdi mi?  Yoksa insanoğluna yaklaştırdı mı?  İnsanları seviyor musunuz?

İlk seçenekten başlayalım o zaman.  Uyandınız, maddi anlamda güçlüsünüz, ancak bu sizden önce kazanılmış.  Peki, ne demek bu, hakkettiniz demek mi?  Doğum yeterli bir sebep mi?  Peki diyelim yeterli bir sebep, napcaksınız bu varlıkla? Yemek gibi bitirecek misiniz?  Aman ha, tanrı lütufları sorumluluk demektir.  Sakın!  Peki napcaksınız, büyütecek misiniz?  Nasıl yapacaksınız bunu?  Yanınızda çalışan insan çocuğunu okula göndermekte zorlanırken yapabilecek misiniz?  Yoksa bu varlığı sevgi aracı olarak kullanacak mısınız?

Peki diyelim, kendiniz kazandınız.  Bu kazanım sırasında naptınız?  Ne hissettiniz?  Şanssız doğmanın kader olduğunu anladınız mı?  Peki şanssızlığınızı, şansa çevirdiğinizde, insanları unuttunuz mu?  Yoksa, daha bir farkına vardınız mı?  İnsanoğlunun sizin gibi kazanan ve kazanırken kendisi gibi şanssızlara şans yaratmaya uğraşan insanlara ihtiyacı olduğunu?

Maddiyatı koyalım bir kenara.  Sevdiniz mi?  Etrafınızdaki insanlar siz varsınız diye huzur duydu mu?  Hatta, seni seviyorum dediğiniz kadın/erkek sizle tam bir huzura ulaştı mı?  Sizi memnun etsin diye mi sevdiniz?  Yoksa, her karanlığıyla sevebildiniz mi birini?  En kötüsünü gördüğünüzde birinin, onu daha çok sevebildiniz mi?  İliklerinize kadar titrediniz mi sevgiyle?

Ya sorular işte, gelirler bazen.  Banada geldiler… güzellik dedik, etrafınızı sevginizle güzelleştirdiniz mi?  Sorum bu?  Etrafınıza sevgi verip, hayatı başkaları için daha güzel yaptınız mı?  Yapın, yapalım… yapalım…

Kara, Ak ve arası, hatta sonrası

Şu siyah ve beyaz gerçekten onlara verdiğimiz anlamı bilselerdi, o kadar götleri kalkardı ki bi daha suratımıza bakmazlardı.  İkisi arasında sıkışmış insanoğluna anca kıs kıs gülerler, üzerimizdeki etkileriyle bizi manipüle edip edip dururlardı.  Gerçi haberleri olmadan kendimize yaptığımız bu, ak olmaya çalışıp, karadan kaçınmaya çalışırken, onlara belkide bu kadar haketmedikleri anlamları yüklüyoruz. Halbuki hiçbir zamanda ne tam ak ne tam kara olabileceğiz.  Aslına, bu ikisi bir, kara olmadan ne ak var, ne ak olmadan kara var bu dünyada.

Efenim düşünün, Star Wars filmine gidiyorsunuz, seride Anakin Skywalker diye bir çocuk var.  İlk Jedi’lar tarafından eğitiliyor ve gücün iyi yönlerini öğreniyor, sonra aşık oluyor, ölümden korkuyor, ve gücün kötü tarafına kendini teslim ediyor.  Şimdi, burdan çıkacak çok sonuç olmakla beraber, bu çocuk ilk eğitime başladığında beyaz giyerken, en sonunda sadece karalara bürünmüş olarak devam ediyor, karşımıza Darth Vader olarak çıkıyor.  Bilim kurgu filmi deyip geçmeyin, çok semboliktir Star Wars filmleri insanın evrendeki varoluş çabalarını anlatması, iyi kötü arasındaki dengenin kurulması vs gibi konularda.

Konumuza dönersek, adam iyilerle başlıyor beyazlar içinde kötülerin başına geçiyor simsiyah bir kıyafet ve maskeyle.  Hayatımız işte böyle, o beyaz kıyafeti de giyebilirsin, simsiyah maskeyi de takabilirsin, hepsi için içimizde potansiyel var.   Yaptıklarımızın bir kısmı siyah ve bi kısmı da beyaz oluyor hayatımızda. Hepsi bizim bulunduğumuz durumdan bağımsız olarak son raddede yaptığımız seçimlerin sonucu aslında.  İnsan özgürlüklerinin sonuncusu, içinde bulunduğu durumdan bağımsız olarak, hatta bu duruma rağmen, ne yapacağına karar verebilmesidir insanın diyor Viktor Frankl.

Yani kısadan hisse, beyaz, siyah çok da farketmiyor, bunların bir dengede bulunması gerekiyor.  Biri olmadan diğeri var olamıyor.  İnsan vicdan, sevgi ve mantıkla iyi olmayı seçebildiği gibi, arzuları, şehvet ve korkularıyla da kötüyü seçebiliyor.  Hangi tarafı seçeceği ise insana son raddede kalıyor işte.  Siz peki nasıl seçiyorsunuz?  Yada bu seçimi yapma sorumluluğunun sizde olduğunun farkındamısınız?

Gitmeler, gitmeler

‘Uçağımızda altı adet çıkış bulunmaktadır, bunların ikisi arka bölümde, ikisi kanat hizasında ve ikisi ön bölümde yer almaktadır …’ vs vs. Adam yazmış dikkat diyor arkadaş, çıkış var ama sadece acil durumda!  Yoksa yolculuk bitene kadar işte bu koltukta, bu uçakta takılacaksın…  Eee bizim gündelik yaşantımızda böyle bazen işte, gitmeler var, ama sadece acil durumda, yada gerekli durumda diyelim, çünkü acil durum bir kaza veya bela anını anımsatıyor ya, insanoğlu bazen sadece istediği için gidebiliyor.  Durum gerekli değilse peki, kalıp yaşayacaksın, yaşaman gerekli olanı.

Peki gidiyoruz, ama gerekli durumun var olduğunu nasıl anlıyoruz?  İşte orda iki çeşit gitme çıkıyor karşımıza.  Birincisi, bırakma oluyor, yani canım istemiyor artık yada aman uğraşamayacağım diyen gitme türü.  Bu tür daha şımarık, sabır etmeyen, emek vermeyen bir tür bu.  Ne aşk, ne iş, ne diğer herhangi bir tür insan ilişkisinde, pes eden tür bu.  Bir gün, canım istemem deyip çekip gidiyor insan, pes ediyor var olan durumundan.  Bu tip gitmelerde, kalanın hiçbir suçu olmadığı gibi, derdi de kalan çekiyor işte.

Diğer bir tür ise daha saygıyı hakeden bir tür.  Sabırlı bu gidişler.  Sabır derken oturup beklemek anlamında değil.  Sabır derken, bir işin olması için aktif olarak uğraşırken, karşıya çıkan zorluklarda beklemek ve dayanç göstermek anlamını çıkarmak lazım burada.   Bu tip gidişler uzundur, meşakatlidir, ama özgür kılar.  Nasıl mı?  Şöyleki, bu tip gidişlerde, insan uğraşır, didinir, çözüm arar, ve sonunda olmadığının farkına varır ve artık huzurla yoluna devam eder. İnsan vereceği emeğin marjinal fayda sağlamadığı noktaya gelene kadar uğraşmışsa ayrıca karşısındakilere olan sorumluluğunu da yerine getirmiş olur. Bu gidişler üzer, sıkar ama insanı büyütür.  Gidilmesi gerektiği anlaşıldığında, yani yapılabilecek herşey yapılıp, yinede sonuç alınamadığı görüldüğünde, sanki Musa asasıyla Kızıldenizi yarmış gibi, yollar açılır.  Geriye kalan ise ilk adımı atıp, bu yola çıkma cesaretini gösterebilmek olur.

İşte aslında acil durum benzetmesi pek olmamış, ama aklımada başka bişey gelmedi.  Başlangıç da öyle kalsın madem.  İnsan olarak yapacağımız uğraşmak, sabretmek, saygı göstermek olduğu gibi gitmek gerektiğinde olduğumuz yerde paralize olup kalmadan olgunlukla yürümeye devam etmekten başka birşey değil sanırsam… O zaman sabırlar dilerim, bol şans!

Kavşakla aşkım

Demeyin yok aman, sakın haa demeyin.  Bi insanın bir döner kavşakla nasıl bir ilişkisi olabilir? Sormayın, ben en iyisi kendim anlatayım, kalmasın içimde.

Şimdi, bu kavşak öyle sırdan bir kavşak değil bi kere, Adana döner kavşağı bu.  Trafik tıkar, millete birbirine sövdürür, aman ha karıştırmayın, üzülür.  Neyse benim işim Adana’nın gayrinizami kavşaklarıyla ilgili değil zaten, konumuza dönelim.

Efendim, şimdi düşünün, upuzun bir bulvar, sağlı sollu lokanta, bar, banka, Turkcell, Vodafone, kuyumcu görünümlü tefeci, meyhane, dondurmacı vesaire.  Şimdi bu yolu biraz gittikten sora bir sağ dönüş yaparsınız, görüntü değişmez ama benim dünyam değişiverir.  O bahsettiğim aşk-nefret ilişkisi yaşadığım kavşağa doğru olan dönüştür çünkü o sağ dönüş.  Yine uzun düz bir yol, ışıkları düşünün… düşündünüz mü aferin size, kırmızıdan yeşile ve tam tersi yeşilden kırmızıya dönen.  Hıh işte onlar.

Şimdi bu ‘göbekle’ aşkım ona doğru giderken kabarır benim.  O ışıklar hep yeşil olsun isterim, sevdiğim yönde gidiyorumdur, bu kavşağı döner dönmez mutlu olacağımı bilirim, çünkü yolumun sonunda ulaşmak istediğim yerden önceki son engeldir.  Ancak işte birde nefret kısmı vardır bu kavşağın.  Bu kavşak ayrıca dönüş yolunun ilk sapağıdır ve bu ters istikameti ise hiç sevmem.  Kırmızı ışıklar yanar hep bu yönde, gitme lan! gitme! dercesine.  Bak yine kırmızı yandı, telefonuna bak, etrafına bak, müzikle uğraş, yeter ki o gaz pedalına basma.  Yapacak bişey yok, trafik seni alır götürür işte.  Gidersin ….

E hayatta bazen öyle işte… bazen gidersin, ama bazı gitmeler gitme değildir, kalmalar ise kalma olmaz zaman zaman.  Onu anlarsın ama… git veya kal, sonu ise yine o bulvar ve o kavşak işte, seçimin burda hangi yöne gitmek istediğin sadece.  Git gel yaparsın ama aslında daha büyük uzun yolu unutursun, o yolda kırmızı yeşil yoktur, gider gider gidersin , ve sonunda birileri ‘hoşgeldin’ der.  Bizde seni bekliyorduk, borç verdiklerimizi geri alabilirsek, biraz yaşlanmış ve hırpalanmış da olsalar.  Ha aklını, yaşadıklarını, mutluluklarını, hüzünlerini sana bırakıyoruz, umarız emanetlerimizi güzellik için kullanmışsındır der ve çeker giderler onlarda.  Sende bakarsın kendine, mutlumuydun?, sevdin mi? … E gerisi, e bitiyor be arkadaş, bitmicek mi sanmıştın?… Kavşak gibi değil ki dööön dööön dööön ….